Sevgili,her acıya bir lezzet verir.

22/3/2007 - Suikastlerin İzini Takip Edin

 

11 Eylül'den iki gün önce öldürülen Ahmet Şah Mesud suikastinden sonra, uluslararası etkilere neden olan bütün suikastleri dikkatle sorguluyorum. 1 Haziran tarihli yazımda, Avrupa'daki anayasa krizini sorgularken, suikastlerin dünya politikasına nasıl yön verdiğini tartıştıktan sonra; "Mesud'u öldürenler, Refik Hariri'yi öldürenler, Şeyh Yasin'i öldürenler, Yaser Arafat'ı ölümüne kadar tecrit edenler aynı güçler. Başkalarını da öldürecekler!" demiştim. Bunda ısrarlıyım! Şah Mesud'dan sonra Afganistan ve Orta Asya'da dengeler kökünden değişti. Avrupa Birliği, Rusya ve Çin'in ABD'nin bölgedeki nüfuzunu kırmaya dönük çıkışı hezimete uğradı.

Şeyh Ahmet Yasin'in gaddarca şehid edilmesinden ve Yaser Arafat'ın tecrit edilip ölüme gönderilmesinden (bir iddiaya göre zehirlenmesinden) sonra ABD ve İsrail, Filistin'de yıllardır yapamadığı şeyi yaptı; yeni bir yönetici elit/rejim oluşturdu. Arafat'ın ve Şeyh Yasin'in sağlığında yapamadığı rejim değişikliğini Filistin halkının iki önderi öldürüldükten sonra yapma imkanını buldu. Nitelik olarak Afganistan'daki rejim değişikliğinden hiç de farklı olmayan bir dönüşümü dayattı ve başarılı oldu.

Lübnan'da eski Devlet Başkanı Refik Hariri öldürüldükten sonra bu ülkedeki Suriye varlığının sonu geldi. Şam, İsrail'e karşı en stratejik açılımı olan Lübnan'ı kaybetti. Ukrayna ve Gürcistan'da olduğu gibi Lübnan'da da renkli devrim senaryoları uygulandı ama başarılı olamadı. Hariri'nin Suriye tarafından öldürüldüğü yönünde küresel bir konsensus oluştu. BM'nin ve birçok ülkenin uluslararası soruşturma taleplerine rağmen Hariri suikastiyle ilgili hiçbir ciddi veri elde edilemedi.

Hariri'nin öldürülmesinden sonra Beyrut'un özellikle Hristiyanlar'ın yaşadığı kesiminde hemen her hafta bombalar patladı, insanlar öldü. Dini ve etnik açıdan hassas olan Lübnan'ı karıştırmak için her türlü provokasyon deneniyor. 3 Haziran'da yine Lübnan'da Suriye karşıtı gazeteci Samir Kasir bombalı saldırıyla öldürüldü. Genel seçimlerin ilk aşaması olan Beyrut'taki seçim gününden hemen önce Suriye karşıtı bir gazetecinin öldürülmesi beklenen sonucu doğurdu ve Şam'a yönelik öfke biraz daha tırmandı. Lübnan seçmenleri ABD ve İsrail ile yerli olanlar arasında bir tercih yaparken Suriye öfkesi seçmenlerin tercihlerini yönlendirmek için kullanıldı.

Seçimlerin ikinci aşamasında Hizbullah-Emel koalisyonu ülkenin güneyinde tam anlamıyla zafer kazandı. Suriye'ye yönlendirilen öfkenin yeterince etkili olup olmadığı seçimin tamamlanmasıyla ortaya çıkacak. Seçim sonrası Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına yönelik süreç ivme kazanacak. Yeni suikastler işlenecek, yoğun siyasi, askeri ve psikolojik operasyonlar yapılacak. ABBD-İngiltere-İsrail cephesinin Irak'tan sonra Suriye ve İran'ı hedef aldığı, her gün yeni stratejilerle bu iki ülkeyi yıprattığı ortada. Son günlerde özellikle Türkiye'de Suriye'ye yönelik yıpratıcı kamuoyu çalışması da dikkat çekici.

Suriyeli Kürt kökenli Şeyh Muhammed Maşuk el Haznevi'nin öldürülmesi öncekilerden çok da farklı olmayan bir suikast olarak beklenen etkiyi gösterdi. Laikliği ve dinler arası diyaloğu savunan, Irak'taki direnişçileri terörist olarak nitelendiren Haznevi'nin 10 Mayıs'ta Suriye istihbaratı tarafından kaçırıldığı, 30 Mayıs'ta da işkenceyle öldürüldüğü iddia edildi. Suriye ise Haznevi'yi kaçıran 5 kişinin yakalandığını duyurdu. ABD ve BM yine soruşturma istedi. Suikastten sonra dünyanın birçok ülkesinde Kürtler gösteriler yaptı. Suriye'nin Kamışlı bölgesindeki karışıklıklar hala devam ediyor. Geçen yıl da Kamışlı da bir ayaklanma girişimi patlak vermiş, Türkiye-Suriye sınırları bile kapatılmıştı. Tıpkı bugünkü gibi.

Ebu Gureyb Cezaevi'ndeki işken ve tecavüzlerle ilgili şok bilgileri vererek dikkatleri üzerine çeken Seymour Hersh, New Yorker dergisinde 21. Haziran 2004'te dikkat çekici bir yazı yazmıştı. İsrail'in Kuzey Irak'taki çalışmalarını konu alan sekiz sayfalık yazı, Türk-Amerikan ve Türk-İsrail ilişkilerinde ciddi gerilimlere neden oldu. Amerikalı, İsrailli, Avrupalı ve Türkiyeli istihbarat kaynaklarına dayanan Hersh özetle, "İsrail'in İran ve Suriye'de operasyonlar yaptığını, bunun için yüzlerce istihbarat mensubu ve askeri yetkiliyi Kuzey Irak'a gönderdiğini, Suriye/Kamışlı'daki ayaklanmaları İsrail'in tezgahladığını, Kuzey Irak'ı büyük bir askeri merkez olarak düşündüğünü, İsrail'in seçkin komando birliği Mistaravim'in Kürt komandoları eğittiğini, bu birimleri Irak içindeki direniş liderlerine yönelik saldırıda kullanmayı amaçladığını, Kürtler'i Şii ve Sünni direnişine karşı bir güç olarak gördüğünü, "B Planı" adıyla yürüttüğü Kuzey Irak'taki faaliyetlerinin Türkiye, İran ve Suriye'yi rahatsız ettiğini, İsrail'in bölgede bağımsız ve kendine yakın bir Kürt devleti için çalıştığını, bu tezinin ABD yönetiminde Paul Wolfowitz'in başını çektiği birimlerce desteklendiğini, aslında bu çalışmalara 1996-97'lerde başladığını (Türk-İsrail ekseni ile), İsrail'in eğittiği birimleri İran, Suriye ve Türkiye'ye karşı kullanmayı amaçladığını" belirtmişti.

Suikastleri Suriye'ye bağlamak için ilk bakışta ciddi göstergeler mevcut. Ancak, tıpkı Şah Mesud suikastinde olduğu gibi, yine yanılmayalım. Suikastlerin sonuçlarının istisnasız Suriye'ye zarar verdiği apaçık ortada olması, ABD ve İsrail'in politikalarıyla örtüşmesi tuhaf değil mi? Burada kimseyi günahlarından arındırmaya çalışmıyorum. Ancak, Beşşar Esad'ın eşi Esma Esad'ın internet yazışmalarını bile izleyen, Şayh Yasin ve Abdülaziz Rantisi gibi liderleri dünyanın sessiz bakışları arasında öldüren ve hiçbir tepkiyle karşılaşmayan, Arafat'ı ABD ile birlikte mezara gönderen, Kamışlı ve K. Irak'taki çalışmaları herkesçe malum olan ve dünyayı Suriye'ye yok etmeye çağıran İsrail istihbaratının suikastlerde hiç mi rolü yok?

Yakında yüz yeni görüntüsü yayınlanacak olan Ebu Gureyb cinayetlerini, katliamları, Guantanamo'daki işkence ve Kur'an'a saldırıları, İslam dünyası Kur'an'a hakaretleri kınarken Büyük Ortadoğu Projesi'nin büyüsüne kapılan STK'cıların şüpheli sessizliğini, Af Örgütü'nin gündeme getirdiği gizli işkence kamplarını, Bağram'daki Guantanamo'yu hatırlatmama gerek yok. İnsani olan her şeye savaş açanların, bu suikastler sonrası son derece insani tepkiler vermeleri beni tiksindiryor.

Suikastleri izleyin ve sorgulayın! Çünkü, işgalin her yeni aşamasından önce yeni suikastler gelecek...!

                                                                                                      İbrahim KARAGÜL



 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/3/2007 - Zulmün Seyircisi Değil, Bizzat Ortağıyım Ben!

 

"Zulme Seyirci Kalmayın"

Konuşuyor Dışişleri Bakanı

"Dünyanın gözü önünde bu kadar da Filistinli öldürülür mü?"

Zalim'e zulmün kantarını kaçırdığı için kızıyoruz.

Riyakarlığın dibine vurmuşuz...

Filistin için bir mesaj atıp; 5 milyon yollayarak olsa olsa kendi sırat köprümüzü finanse eder...

Doğru düzgün işletemediğimize inandırıldığımız noktada Ofer'e ihale ederiz biz...

Damla ile Filistin'e, kepçe ile İsrail'e verirken;

bir düğünde sıktığımız kurşun kadar puşta sıkmayız biz.

Açığa çıkan İmansızlığımızı,

Açığa çıkan Şahsiyetsizliğimizi,

Açığa çıkan apışımızı kapatmaya çalışırız pankartlarla, mitinglerle...

İmansızlığımızı İmam'larla örteriz; bizim için özel yetiştirilen İmam'larla.

Öldüğünü kabul etmeyen hayalet bir ulusa dönüşmüşüz.

Küresel zulmün kapalı tribününe oturtmuşlar bizi

Karşıdaki "kanarya" locasına da;

Paşalarından , bürokratlarına,

Tayyip'lerinden, Mehmet'lerine;

Aziz'lerinden, Rahmileri'ne

o çok "böyük büyüklerimizi" oturtmuşlar...

Sahadaki kanlı oyunu seyredip duruyoruz...

Keşke sadece seyretsek...

Biz değil miyiz...

Cezayir katledilirken Fransa'ya arka çıkan...

Lübnan'da "Müslüman kardeşlerimiz" boğazlanırken, askeri uçaklarımızla mühimmat taşıyan...

Çeçenistan'ın liderlerinin füzelerle kafalarının uçurulmasına vesile olan cep telefonlarını biz hediye etmedik mi...

Irak'taki çocukların üzerine düşen füzelerin nizamiyesinde biz nöbet tutmuyor muyuz...

Herşeyi bırakın...

Muavenet'imizi vurdu; dünya alem duydu...

Kaptan köşkünde eriyip metale yapışan o canlarımızı kaç eski gemi ile değiş tokuş ettik...

Askerine sahip çıkmayan komutanı en kötü ihtimalle tarih yargılar;

Askerine sahip çıkmayan Millet'i yargılayan çıkmaz mı zannettik...

Riyakarlığın dibine vurmuş, hayalet bir ulus olmuşuz...

Mehmet Ali'nin don indirmesine seyirciyiz...

Ahlak'ın sahtesini, daha sahtesinden; ancak apış arasına tuttuğumuzda ayırtedebiliyoruz...

Doların sahtesini ultraviole ışıkla; Ahlak'ın sahtesini televizyon ışığında test ediyoruz.

Fenerbahçe'nin "hak"kını hakemler yemeye görsün; sokaklara dökülüyoruz...

Bu ülkenin sokaklarına, köylerine, tarlalarına her gün kamyonlarca çiğnenmiş hak dökülüyor; üzerinden atlayıp devam ediyoruz...

....

Bu ülkenin en büyük müteahhiti de, en büyük STK lideri de Aziz Yıldırım...

"Fenerbahçe" ayağını biz kapalı tribünden;

NATO ayağını büyüklerimiz kanarya locasından idare ediyor...

Sonra bir de utanmadan AB fonluyor diye kızıyoruz.

Yalçın Küçük Hoca yine doğruyu, yine eksikle karıştırıp servis ediyor önümüze...

(Ağzı kokanların mentole sarıldığı gibi sarılıyoruz yazdıklarına; o ferahlık duygusu midemizi doyurmuyor ama dışarıya üflerken hoş kokuyoruz; "Allah'ı var")

"Biz Müslüman değil, Putperestiz" derken...

Kendinden başka bir şeye tapacak kadar "başkasını" görebilen putperestleri...

Kendinden başka bir şeye tapmayan egoperestlerle aynı çukurun dibinde eşitliyor...

Biz buna "küçükizasyon" diyoruz...

Sabetay'la Sabetaycıyı...

küçüklükle, aşağılık olmayı aynı şey zannetmemize yarıyor; not ediyoruz.

Riyakarlığın dibine vurmuşuz, derinlik sarhoşluğu ile karıştırıyoruz...

Papa'nın ayağının dibinde AB anayasası imzalayan "İslamcı" bir Başbakanımız...

Askerinin başına çuval geçirenlerle "Terör" konferansı düzenleyen "Atatürkçü" bir Genelkurmay Başkanımız...

İ.T.'in tezlerinden medet uman MİT'çilerimiz...

Ülke ajan kaynarken El-Kaide militanı yakaladığı için övünen Emniyetçilerimiz var...

....

Filistin için onbinleri meydana toplayıp, "tele-konferans" yapan Erbakan değil mi;

İsrail'le "stratejik işbirliği"nin altına imza atan; sonra da "Paşa" korkusundan dem vuran...

Filistin'li çocuğun kafasını kopartan füzeyi atan pilotlar değil mi Konya üzerinde uçan...

Konya değil mi bu Erbakan'ı "cihad" bayrakları ile siyaset sahnesine taşıyan...

Konya'nın toprağında Erbakan, havasında İsrail varken...

Riyakarlığın dibine vurmuşuz, yok bize ağlayan...

O yüzden ben Filistin'e yardım etmiyorum şahsen...

Hani sorduklarında; bir gün ister Sırat köprüsünde;

ister içki sofrasında, Galata köprüsünde;

"BeHİÇ o kadar konuşuyorsun da , ne yaptın diye"

Koca bir HİÇ diyebilmek için.

Üç adım yol tepip, üç kuruş yollamış olmayı;

3 yaşına girememiş bir çocuğun kaderine 5 kuruşla ortak olmayı

reddediyorum ve SEYREDİYORUM bu zulmü.

Benim seyrim üzerinden "reyting" yapıyorlar ve zulm bu reyting üzerinden derinleşiyor, çoğalıyor.

Mehmet Ali o donu indirdiğinde de...

"Gazze'ye günlerdir elektrik verilemiyor" altyazısı geçtiğinde de...

değişmiyor yüz ifadem.

Riyakarlığın dibine vurmuşum; nasırlarımı zırh yapmışım...

Telafer'de katliam olurken; Afganistan'a ABD için jandarma olan bir Millet'in evladıyım ben...

Anadolu'nun altı cevher kaynarken, üstündeki çocuğu doğru düzgün besleyemeyen bir Devlet'in sahibiyim ben...

Ben kim, seyirci olmak kim...

Bu zülm bensiz olmazdı;

bu küresel oyun bensiz sahne alamazdı...

İşte o yüzden...

Ortağıyım; sapına kadar ortağıyım ben.

                                                                                Behiç Gürcihan

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/3/2007 - Nasıl Yönetiliyoruz

 

Dünyayı yöneten ekibin lideri ile randevuma giderken epey heyecanlanmıştım. Konforlu ama saraya hiç benzemeyen bir büroya alındım. Karşımda sıradan bir bürokratı andıran orta yaşlı birisi, güzel ve etrafı çiçeklerle süslenmiş bir masada oturuyordu. Masasında çocukları ve karısına ait olduğu anlaşılan bir fotoğraf vardı. Biraz başarılı olduğuna inananların sevgililerinden ve metreslerinden söz etmenin doğal olduğu bir ortamda bu resmi yadırgadım. Dünyayı yönettiği söylenen bu insanın başında ne bir taç vardı ne de elinde asası. Yerlerimizi değiştirsek kimse bu değişikliğin farkına bile varmazdı.

Dünyayı nasıl yönettiklerini anlamak istediğimi söyledim. Basit bir soruya cevap veren bir insanın edasıyla konuşmaya başladı:

Aslında yöntemimiz çok basit. Saat yönünde dönen bir dişliyi düşünün. Eğer siz hareketin bu yönde olmasını istemiyorsanız dişliyi ters yöne zorlarsınız. Oysa biz bu dişilinin yanına uygun başka bir dişli koyarız ve hareketi saatin ters yönüne çeviririz. Yani var olan bir gücü değiştirmek yerine onun potansiyelini kendi istediğimiz yöne çevirir ve kullanırız. Milliyetçiyi ülkesi aleyhine kullanmak, dindara inançlarının yasakladığı şeyleri yaptırmak, sosyalisti kapitalizmin en uç çizgisinde kullanmak mümkündür. Biz bu dişlileri belirler ve onları devreye sokarız. İşimiz bir mühendisinkine benzer ve bu nedenle bizim toplum mühendisliği yaptığımızı söylerler. Bizim için insanların bir şeye inanması yeterlidir ve bu inancın niteliğinin hiçbir önemi yoktur. Uygun dişliler aracılığıyla hareketi istediğimiz yöne çeviririz. Mesela siz PKK ile mücadele ettiniz, büyük bedeller ödediniz ama sonunda, bizim önceden planladığımız Kürt oluşuma razı oldunuz. 1980’de dünyanın en bağımsız ülkelerinden biri idiniz ama daha fazla bağımsızlık isteyenlerin gayretleriyle global dünyanın bir parçası oldunuz. Şu anda İslam dünyası inançları için mücadele ettiğini sanıyor ama bu inancın bir şiddet ve nefret kültürüne dönüşmesinden başka bir sonuç elde edemiyor. Dünya üzerindeki sol hareketi, onu bir düşünce akımı olmaktan çıkarıp şiddet kullanan solcular bitirdi. Bunları biz gerçekleştirdik.

Öyleyse siz dünyayı kapitalizm ve onun temsilcisi ABD adına yönetiyorsunuz.

Bugünkü sistem tarihi bir aşamadır ve sonuna yaklaşmaktadır. Şu anda yaşadığınız büyük çalkantı yeni bir modelin oluşumunun doğum sancılarıdır. Biz hiçbir düzenin ve düşüncenin ebedi olmadığını biliriz. İnsanlığın geleceği konusunda iki hakim düşünce vardır. Birincisi dindarlarca ya da Marksistler gibi determinizmi savunanlarca ileri sürülen görüş. Buna göre gelecek, insanların iradeleri dışında, kendi dinamikleriyle oluşacaktır. Biz ise geleceğin insan aklının bir ürünü olduğunu düşünür ve bu geleceği inşa ederiz. Dindarların bundan rahatsız olması gerekmez. Yaratan, bizleri kullanarak, kendi projesini yürütmektedir.

Bugün gördüğümüz krallar, başkanlar, diktatörler, kurtarıcılar neyin nesi oluyor?

Bunlar bizim kullandığımız dişlilerdir ve toplumun dinamiklerini istediğimiz yöne çevirirler. Düşüncemizi eyleme geçirecek gücü nerden bulduğumuzu merak edeceğini biliyorum. Bizimle birlikte hareket eden, yönetimde söz sahibi olan kişiler vardır. Ama bunlar şatafatlı bir hayat süren krallar ya da şöhretli önderler değildir çoğu zaman. Arada sırada bu rolü oynamak zorunda kalan üyelerimiz bundan pek hoşlanmazlar.

Kime bağlısınız? İllimünati, Mason ya da dini bir mezhebin uzantısı mısınız?

Biz taraf değil tarafların yaratıcıyız. Bugün dünyayı birkaç kere yok edecek, üstelik bunları çevreye ve kendilerine zarar vermeden gerçekleştirecek teknoloji ve silahlara sahip olanlar varken kendinizi nasıl güven içinde hissediyorsunuz? Biz ne bir ekibiz ne de bir örgüt. Biz insanların içlerinde var olan bir cevheri temsil ediyoruz. .

Bu yazı sadece biz fanteziden ibarettir ve herhangi gerçeğe tekabül etmemektedir.



 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/3/2007 - Sevginin Bittiği Yerde

 

Ne hayallerle evleniyor insan. İdeal bir baba, mükemmel bir kadın olacağını, üstün vasıfları sayesinde baş tacı edileceğini umarak, çoğunlukla da severek-anlaşarak yuvalar kuruluyor. Kısa sürede nikah masasına oturanlar olduğu gibi, yıllarca karşı arkadaşlık(!) ederek birbirini tanıdıktan sonra da evleniliyor. Niyetler güzel, başlangıçlar güzel. Peki ya sonra?...

Mutluluk coşkusu nasıl oluyor da bir huzursuzluk kâbusuna dönüşüyor? Akıl almaz yıpratma senaryoları icad olunuyor, nasıl “aile” olarak adlandırılan ulvi kavram psikolojik bir savaş ortamında katlediliyor?

Eşler birbirine öyle nâhoş muamelede bulunabiliyor ki, yıllarca güzel geçinmiş iki insan günün birinde eşine “seni hiç tanıyamamışım” diyebiliyor. Evlilik sürecinde gerçekten de değişime uğruyoruz, yani mecburen değişmek zorunda bırakılıyoruz !.. Neden?

Bırakın başkalarını, Allah rızası diyerek, Peygamberimiz'in Sünneti diyerek, ibadet niyetiyle kurulan yuvalardan dahi kara dumanlar tütüyor. Umduğunu bulamayanlar, hayal kırıklığına uğrayanlar, sonradan aklı başına gelenler, gözü açılanlar, rahatı sindiremeyenler...

Çocuklar ne olacak?

İster kavga-gürültü devam etsin, ister boşanmayla sonuçlansın, nihayetinde olan çocuklara oluyor. Bir denge kuralı vardır, çocuk düşünür:

Ben annemi seviyorum. (+) Ben babamı seviyorum. (+) Devamında, anne ile babanın arasındaki bağın yada ilişkinin de (+) pozitif yani olumlu olması gerekir. Sözü edilen ilişkinin yönü olumsuz ise bir tutarsızlık vardır.

Anne ile çocuk veya baba ile çocuk arasındaki sorunlar çözülebilir. Ancak, bazı anne-babalar bir çocuk kadar da olsa makul düşünemedikleri için sorunlar çığ gibi çoğalır, gider... Halbuki çocuklar ne kadar çok seviliyordur! Evde herşey yolunda giderken çocuklar baş tacı, ayrılık söz konusu olunca birer ayak bağıdır.

Ayrılık durumunda çocuklar iki şekilde kullanılmaya mahkûmdurlar: Çocuğu hangi taraf aldı ise, en kısa zamanda karşı tarafa nefret duymasını temin etmek. İkincisi, yüreği cız etse de çocukları karşı tarafa terkedip , kendi yoksunluğunu hissettirerek kendi kıymetini bildirmeye çalışmak... Bu iki tavrın dengeli ve sağlıklı bir orta noktasını uygulayabilmek ne yazık ki pek mümkün olmuyor.

Hangisi yetişkin?

Anneler bazen çocuklarına ilişkin sorunları dile getirerek çözüm önerisi bekliyorlar. Okula ilgisizlik, söz dinlememe, başarısızlık, şımarıklık, içe kapanıklık, istenmeyen davranışlar ve benzeri... Sohbet biraz derinlere indiğinde ise, maalesef şu kanaat hasıl oluyor: “Çocuklar gerçekten dayanıklılar. Hatta bazen öyle olgun bir tavır takınabiliyorlar ki, adeta bir psikolog gibi anne ya da babalarını dinleyip, anlayış gösterip, onları yönlendirip yuvanın dağılmasını önlemeye çabalıyorlar.”

Aslında durum çok basittir. Beş yaşında bir çocuk ne annesinden ayrılmak ister ne de babasından. Kime sözünü dinletebilecekse ona boyun eğer. “Anneciğim beni seviyorsan ne olur babamdan ayrılma” diye yalvarır.

Ergen olmuş bir evlat, her ikisini de karşısına alıp “siz ayrılacaksanız ikinizin de yüzüne bakmam veya beni yok bilin” diye haykırabilir. Kendini bilen insanlar için evlatlarından bu tür sözler duymak ne utanç vericidir.

Ve şüphesiz, ve mutlaka karşı taraf suçlu, kendisi masumdur. Farkına varmadan bir karar verirler: “Boşanmalıyım. Anam-babam bana sahip çıkar, çocuklarıma onun yokluğunu da hissettirmem.” Erkek ise kısa zaamanda ideal eş ve evlilik hayalleri, kadın da bir iş bulup kendi ayakları üzerinde durma, yani bağımsızlığını kazanma fantezileri kurar durur. Süreç artık başlamıştır. Adeta bir bilim adamı gibi ev içinde cereyan eden tüm süreçler, bu tür yargıların desteklenmesi için delil olarak hafızalara kazınır.

Ayrılık gerçekleşip murad hasıl olduğunda(!) ise, ortaya çıkan tablonun insanı mutsuz etmenin çok ötesinde, ciddi ruhi bunalım ve hastalıklar için çok elverişli bir zemin olduğu ve ikinci evliliklere rağmen birinciye ait sorunların kişileri mutsuz etmeye yetip arttığı da tecrübe edilmiş olur. İyi ki “kader” tesellisi var. Yoksa insanın başını taştan taşa vurası gelir.

Paylaşa paylaşa artan dertler

Tek taraflı da olsa, aile sorunlarına ilişkin görüşmelerde, mesleki manada psikolojik danışma yapılırken şu olgu çok dikkatimi çeker:

Daha ziyade hanımlar, “dertler paylaşa paylaşa azalır” zihniyetiyle, pek çok arkadaşıyla bu özel mevzularını konuşurlar. Kendi aile efradı da dahil olmak üzere, bazı kişilere dayanırlar, “doğru” yaptığına dair kuvvetli destek alırlar. Hatta “o öyle yapıyorsa sen de böyle yap” diye misilleme tavsiyeleri alınır. Yemek tarifi gibi kocaya karşı koyma yöntemleri öğrenilir. Karşı taraf birlikte yargılanır, kesin suçluluğu tescil edilir, onaylanır. Bu arkadaş/sırdaş danışmanlara göre onun hataları incir çekirdeği kadar önemsizdir. Karşıdakinin ise dağlar gibi...

Bu arkadaş-sırdaş-danışman konusu bizde gerçekten sosyal bir yaraya dönüşmeye başlamıştır. Bir anda onlarca tavsiye sıralayıveren bu insanların çok ama çok büyük çoğunluğu eskilerin bilgelik ve ferasetinden yoksun oldukları için kaş yaparken göz çıkarırlar. Dahası, karşısındakinin acısını, dertlerini kendi yarası için pansuman olarak kullanarak rahatlarlar. Yüzleri buruk olsa da içten içe haz duyarlar yani. Kendi yapmak isteyip yapamadıklarını tavsiye ederler. Bu yüzden genellikle sertlik, saldırganlık yanlısıdırlar. Ya da kendilerinin hep hayalini kurdukları her şeyi bir anda değiştirecek büyü gibi gayrimeşru yollara yöneltirler.

Böyle hanımların karşılarına gerçekten onlara yardımcı olabilecek profesyonel bir danışman ya da feraset ehli biri çıkarsa işi gerçekten zordur. Eleştiriye veya hataları ile yüzleştirmeye hafiften başlamalıdır. Yoksa yüzü allak-bullak olur, nihayetinde kendinin anlaşılmadığını düşünerek danışmaktan vaz geçebilir! Bu aşamayı başarılı geçirip, hataların farkına vardırıp, ikna edip, sıra eşi ile ilişkisini yeniden düzenleme önerilerine geldiğinde, aslında sonradan kadının teselli bulma maksadıyla anlatıp, farkına varmadan kendini hapsettiği aşılması güç bir duvar karşısına çıkar. Bu, “Başkaları ne der?” duvarıdır. Şöyle düşünür: “Ben herkese onu öyle kötüledim ki, şimdi geri dönemem. Dönersem aptal olduğumu düşünürler veya onların yüzüne bakamam!”

Eşiyle tekrar barışma kararı alan bir hanım şu noktada kilitlenmişti: “Bu kararımı babama nasıl söyleyeceğim?” Oysa bir babanın böyle bir karara kızması değil, destek olması gerekmez mi? Bir kez daha denemekten ne kaybedilir ki. Atalar boşuna dememişler: İnsan ne çekerse dilinden çeker ..

Karşımıza geçimsizlik kaynağı olarak getirilen sebeplerin içeriğine bakıldığında, çoğunun ne vicdana ne de kitaba uymadığını esefle görürüz. Anlaşmazlık sebebi olarak gösterilen buzdağının ana maddesi, nefsin bir balon gibi şişirilmiş olmasıdır. Enaniyet hissi, benlik duygusu, kendine reva veya layık görülen dünyalık miktarı veya muamele tarzı .. Sahi, biz tasavvufla ilgilenmiyor muyduk?

Arayana bahane çok

Başkalarıyla kendini mukayese etmek, başkaları üzerinden kendi ilişkilerimizi yorumlamak ciddi bir mutsuzluk kaynağı olabiliyor. Üzerinden yıllar geçse bile bu sebepler aile tarihi içerisinde dipdiri ayakta tutuluyor. Yeni doğan çocuğa isim verme meselesi - kocanın bir süre işsiz kalması veya çalışma hayatının düzenli olmaması - doğum yaptığında bilezik alınmaması - eltiye daha ihtişamlı bir düğün yapılıp kaliteli eşyalar alınması - emekli olan kocanın evde ona-buna karışarak varlığını hissettirmesi - bazı kocaların ev işlerine yardım etmesi, kendi eşinin kaytarması - çocukların derslerine yardımcı olmama - gezdirmeme - sülaleden herhangi birini eleştirme - tasarrufa zorlama - dilediği eşyaları almasına izin vermeme vs. vs...

Daha buna benzer birçok konu alt alta toplanıp, çıkan sonuca “şiddetli geçimsizlik” adı veriliyor! Tabii ki çok gezmek, çok tv seyretmek gibi gayrı ciddi olanların yanı sıra, aldatma gibi çok ciddi sebepler de var.

İnsan bazı gerekçeleri duyduğunda, içinden “sen tam dayaklıksın!” veya “seni huzur dürtüyor” diye düşünmekten kendini alamıyor.

Sevginin çeşitli maddeler ile sembolleştirilme beklentisi evlilikte muhabbet bağını öylesine örseliyor ki, eşler artık sevilmedikleri kanaatine varıyorlar. Sevgiyi veya aşkı evlilik için ön şart sayanlar, evlendikten kısa süre sonra sevginin tükendiğini hissediyorlar. Neden acaba? Sevenler hep birlikte olmak istemezler mi? İşten izin alıp, okuldan firar edip sevgilisine koşanlar, sevdiğiyle evlenebilmek için ana-babadan geçip ölümü göze alanlar, evlendikten sonra neden geçinemezler? Yoksa sevgi başka bir şey mi? Sevgililer neden “önce canan sonra can” der de, evlenince bu tabir “önce can sonra canan”a döner? İşte asıl huzursuzluk sebebi budur ..

Sokakta Allah'ın rızası aramak ya da müslüman feminizmi

Temel bir yanlışımız var. İyi bir mümin olmanın ve Rabbimiz'in rızasını kazanmanın yegane yolunun çok çok “ibadet” ve “hizmet-hasenat” olduğunu zannediyor ve aile kavramını önemsemiyoruz. Kadınlar, “erkekleri abartmanın lüzumu yok, kendilerini ne zannediyorlar?” gibi düşüncelerle, güya “büyük” gayelerin ardına düşüyorlar. Allah'ın rızasını aramak üzere kendilerini dışarı koyverip , çoluk-çocuğu da “mallarınız ve evlatlarınız sizleri Allah yolundan alıkoymasın” ayet-i kerimesinin -güya- mucibince başlarından defediyorlar.

Nasıl bir dindarlıktır bu? Kocasına, evine, çoluk-çocuğuna hayrı dokunmayan bir kadın kimi kurtaracak? Kocasına itaat etmeyen hanım Allah'a nasıl itaat edecek? “Kulun kula secdesi caiz olsaydı, kadınların kocalarına secde etmesini emrederdim” hadis-i şerifinin yürürlükten kalkmış olabilir mi? Çok tuhaf, herkes dindar ama herkes başka bir alemde .

Bazı hanelerde ise farklı bir durum sözkonusudur : Eşler -hâşâ- Kirâmen Kâtibîn meleklerinin işine müdahale edercesine birbirlerinin hata ve günahlarının takipçisi olur, eleştiri bombardımanına tutarlar. Bir zaaftır, bir insanlık halidir; önemli bir milli maç günü adam kahveden geç gelmiş, sabah namazına uyanamamış .. Vay, sen misin bunu yapan! Günlerce süren tartışma ve sağa-sola şikayetler ...

Çeşitli dinî yayın organlarının da ima ve ifadeleriyle örtülü bir feminizm akımının bizi etkilediğini kabul etmeliyiz. Şu örnek hiç aklımızdan çıkmaz: “Kadın, doğurduğu çocuğu emzirmeye bile mecbur değildir. İsterse, kocası süt anne bulmaya mecburdur.” (Gerçi günümüzde süt anne bulma yerine kimyasal mama parası kazanması gerekiyor). El insaf vel merhamet! Hükmü öğreniyoruz ama nerede, hangi şartlarda geçerli olduğunu değil. Bu ve benzeri hükümler, bir yargılama söz konusu olduğunda gerekirse başvurulmak üzere var. Günlük hayatta ise tabiilik ve itaat esas. Eğer öyle idiyse niye her annenin göğsünde süt yaratıldı? Boşa gitsin veya hormon iğneleriyle süt kesilsin diye mi? Bir annenin bebeğiyle emzirme saatlerindeki sevgi alışverişine paha biçilebilir mi? Çocukları sevmek ve hakları olan doğal anne sütü ile beslemek sevap değil mi?

Onların hayatını dolduramıyorsak

Geleneksel kültürümüzde erkek çocuklarımızı kızlardan farklı yetiştiriyoruz. Anneler olarak onlara biraz daha esnek davranıp, isteklerini kocalarımızın isteklerinden bile daha çok önemseyip, fedakârca yerine getiriyoruz. Doğal olarak evlendiklerinde de eşlerinden böyle bir tavır umabilirler. Müslüman feminizmine göre onlara “aşçılık” yapmak zorunda değilmişiz. Fakat insaf edin, sabah işe geç kalma telaşı içinde önüne doğru düzgün bir kahvaltı koymuyorsak, evden çıktığından bazen haberimiz bile olmuyorsa, anne sofrasını aramayıp ne yapacaklar?

İşten eve döner dönmez, “akşama kadar ben ilgilendim, hadi şimdi sıra sende” diyerek çocukları gergin ve yorgun bir babanın önüne sürüyorsak ve sonra onu ilgisizlikle suçluyorsak, doğru mu yapıyoruz?

Evde özensiz, sallapati, estetik ve çekicilikten fersah fersah uzak olmaktaki mazeretimiz nedir? Kadın, erkeğin hayatında zerafetin tamamlayıcısıdır. Ne kadar kaba-saba olsa da, her erkek zerafete meftundur, hayrandır. Bunu ondan esirgeyince, doğacak sonuçlardan suçlu olan kimdir? Dindarız ama dinin emrettiğinin zıddını yaparız. Dinimiz, kadın evde süslü-püslü, bakımlı ve zarif; dışarıda ise alabildiğine gösterişsiz olsun diyor. Hem kılık kıyafet olarak, hem de hal ve tavır olarak böyle. Biz ise ısrarla tam tersini yapmaya devam ediyoruz.

Müdahaleci, eleştirici ve yargılayıcı kadınlar ne kadar itici oluyor! Unutmamak gerekir, insanlar evlerinde hatalar yapabilecek kadar özgür olmalılar. Savunma olarak o da sizi eleştirecektir. Evin atmosferi sıcaklığından irtifa kaybetmeye başladığı anda, evdeki “itici” kadına karşın, dışarıda yapmacık da olsa, her ortamda bolca bulunan “çekici” kadınlar devreye girer. Sonuçta “ Mevlâm görelim neyler, neylerse güzel eyler” diyemezsiniz !..

Öyle eksikler var ki...

Siz mümine hanımlar, gerçekten hepiniz birer kristal, birer cevher gibisiniz. Ancak bir kristalin farklı yüzeyleri olur ve tüm yüzeylerinin işlenip parlatılması gerekir. Taat ve ibadet yönünüz pırıl pırıl ışıldıyor. Fakat arınması gereken yönlerimiz, törpülenmesi gereken köşelerimiz var. Nefsimiz üzerinde çalışmamız lazım. İtaat, teslimiyet ve adanmışlık, bizim hem imtihanımız, hem miracımız. Küçük ve basit işler belki bize büyük sınavlar kazandırır. Büyük bir Allah dostu nefsini kırmak için medresenin tuvaletini temizliyorsa ve bunun çok erdemli bir davranış olduğuna inanıyorsak, niye ev işlerimizin, eşimize-çocuğumuza hizmetin de böyle bir niyetle yapılıp ibadet olmasını düşünmeyelim? Sevaplar sokakta mı satılıyor?

Karşı tarafın kendi sorumluluklarını yerine getirmemesi bizi asla alçaltmaz, enayi de sayılmayız. Bilakis Rabbimiz'in rızası niyetiyle sorumluluklarımız ve hatta sorumlu olmadıklarımızı yerine getirmek önce bizi mutlu eder. Siz olumlu ve yumuşak, yani pozitif oldukça, karşı taraf ne kadar sert ve olumsuz olsa da siz onu kendinize çekersiniz! İşte asıl marifet budur. Kadın cazibesi diye bir şey var. Ama gözümüz erkekle erkeklik yarışında ise söyleyecek bir şey yok. Hele de eşimizi ona-buna ispiyonlamak veya mahkeme kapılarında “çözülme” aramak müslüman bir aile için çözüm sayılamaz.

Sevginin bittiği yerde, daha doğrusu sevgi zannettiğimiz nefsani beklentilerin ve hedeflerin cazibesini kaybettiği noktada gerçek bir sevgi başlar. Fakat bu emek ve özen isteyen bir şeydir. Hüner ister.

Gençlik heyecanlarında kendini hissettiren kul sevgisi, evlilik sürecinde Allah sevgisi veya rızasına doğru bir yöne meyletmeyince, yani zihniyetimiz değişmeyince, aile ortamımız ne bizleri ne de çocuklarımızı mutlu eder. Gençlik çağının coşkulu sevgi ırmağı Allah sevgisi denilen uçsuz bucaksız ummana doğru bir yol bulmalı.

Ve eşler bu yönde birlikte yol almaya çabalamalı. İyi örneklere yönelelim. Her ailenin kendine özgü bir iç ortamı vardır, başkalarıyla kıyaslayarak eşlerimizi yargılamamız hem yanlıştır hem de vebaldir. Bunu yapınca elimize ne geçiyor kızmaktan, üzülmekten başka.

Kocalarınızın kaç şapkası, sizlerin kaçar tane eşarbı var, hiç saydınız ?.. mı

 

 

 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22/3/2007 - Kardeş Mektuplar-4

 

 

Değerli kardeşim,
Soylu dostum,

 

Peygamber Efendimiz’in doğum yıldönümünün yaklaştığı şu günlerde duyduğum en güzel soru, belki de senin sorduğun oldu: “Mevlid Kandili yaklaşıyor. Bunu karşılamak için ne gibi hazırlıklar yapmalı?”

Hazırlıklar… Bu kelime önemli bir uyarıcı oldu benim için. Adeta düğün için yapılanlar gibi, yeni bir eve taşınma arifesinde yapılanlar gibi... Ya da çok hayatî bir günün yaklaşmasıyla başlayan telaşa benzeyen hazırlıklar…

O’nun gelişine dair bir idrak parlaması, bir içgörü zenginleşmesi, bir kavrayış elektriklenmesi gibi yepyeniliklere ihtiyaç duyduğumuzu hissettim.

Her sene gelen, ama aslında bir başka açıdan bakılınca senede sadece bir kere gelen, daha da başka bir açıdan bakılınca bütün bir dünya ve yaratılış tarihinde sadece bir kere gelmiş olan bir günden bahsediyoruz.

Bunları zaten biliyoruz aslında, ama hani çok alışıldık durumlar gözlerimize bir perde indirir, kulaklarımız bu durumların içsel sesine karşı sağırlaşır, o vakte kadar alışkanlıkların bestelediğini dinlemeye çağırır ya, işte Mevlid Kandili hakkında da böyle bir idrak daralması yaşıyoruz zaman zaman. Ama senin sorun taptaze geldi bana. Taptaze, çünkü bir çocuğun ya da meleğin saflığının katından soruluyormuş gibiydi.

Hazırlıkları düşünmeye başladım bir yandan da. Mısır’da bulunmuştum bir süre. Orada şöyle bir adet vardır kandillerde: Bütün ev, odalar, balkonlar hepsi irili ufaklı kandillerle ışıtılır. Evler, önemli misafirler bütün evi doldurmuşcasına pırıl pırıldır. Çocukların o gece dışarıya çıkıp oynamalarına izin verilir. Büyük camiler de apaydınlıktır, önleri, avluları ışıl ışıldır. Şerbetler, tatlılar, bülbül hafızlar… O gece çocuk hafızaları bu yenilikle zenginleşir, çocuk havsalası böyle bir gecenin şıklığı ve bulunmazlığı karşısında zorlanır.

Bunu düşündüm. Çocuğuma bu geceyi nasıl unutulmaz kılabilirdim? Evde hangi yiyecekleri yemeliydi, hangi şekerlemelerle şımarmalıydı, evi onunla el birliğiyle nasıl süslemeliydi? O gece onu bir zikir ve arınma meclisine götürmeli, onun ruhuna rahmetin ve marifetin kanat seslerini dinletmeliydi.

Bütün bunları düşündüm. Bu arada bu soruyu bir kaç kişiyle daha paylaştım. Hepsi de çok heyecanlandı. Herkesin kendine göre bir teklifi oldu. Bir fikri olmayanlar bir fikre gebe kaldı. Bir niyeti beslemiş olanlar, bu niyete gün yüzü gösterdi. Çok bereketli bir müzakere oldu.

Ama asıl önemli olan şu cevabı bir arkadaştan almam oldu. Dedi ki:

Ben bu gece hangi ibadeti yapmalı diye bir ârife sormuştum? Bu geceyi nasıl ihya etmeli, demiştim. Bana verdiği cevap benim bütün Mevlid Kandillerine bakışımı değiştirdi: Bana dedi ki: “Bugün çok, ama çok mutlu olmalısın. O’nun gelişinden doğan coşkuyu, sevinci paylaşmalı ve çok mutlu olmalısın. Yapman gereken ibadet budur.”

Mutlu olmanın da ibadet olabileceğini öğrenmem de, benim mutluluğa ve hatta dine bakışıma bir yenilik kattı diyebilirim.

Süleyman Çelebi Hazretleri’nin Mevlid eserinin bazı bölümlerini yeniden okudum sonra eve gidince. Doğrusu orada da bu mutluluğu farkettim. Pür samimiyet, pür coşku, pür aşk ve mutluluk gördüm orada da...

Sevgili kardeşim, mutluluklar dilerim. Mevlid kandilinde mutlu olmak bir nasip işidir, Allah Tealâ seni ve hepimizi bu nimetle rızıklandırsın.

Arzularına yenik kardeşin.

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Beni bende demen, bende değilem;bir ben vardır bende benden içeru..

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

sufihayat
sufikalbi
teslimiyet
uzlet
tekke
cile
kalbinur
sufiyane
azadgulu
sufiderwish
cecenasena